Benim Adım Mayıs'a

“Sabahın o muhteşem ilk saatlerini yakalayabilen akıllı adamlardan olamadım hiç. Ancak kuvvetli bir dürtü olursa, isteyerek ve severek erkenden uyanır, her gün böyle erkenci olmaya söz verir, sonra hemen unuturum.”* Her kitap, okunduktan sonra farklı bir tat bırakır insanda. Okuyup sevdiğiniz tüm kitapları düşünün; hepsinin kendine özgü bir aroması ya da kokusu kalmaz mı, kelimeler geçip gittikten sonra zihnimize çöken tortuda? Bazen –veya genelde- o aromadan başka bir şey hatırlayamayız, hatta üzülürüz de bu duruma. Oysa orada bir yerdedir o kitabın izi, tınısı ve duyumsattıkları. Vefalı bir sevgili gibi hep yanı başımızda hissettirir. Tüm bu hisleri yeniden anımsamamı, Buket Uzuner’in ilk öykü kitabı “Benim Adım Mayıs”ı yıllar sonra yeniden okumama borçluyum. Malum, iyi bir yazarın eserlerinin kendi içinde ortak bir lezzeti ve sunumu vardır, bu da onun, onu diğer yazarlardan ayrıştıran damgasıdır adeta. Ancak o ortaklıklar arasından bir tanesi çıkar, tam da sizin damağınıza göre gelir. Böyle bir karşılaşma bir okur için hayatî bir andır aslında: “Ben yazsaydım, yazabilseydim, işte böyle dillendirmek isterdim duygularımı…” Bu hissin hafifletici tadını aldığımız eserlerle başka bir bağ kurarız. Hatta bu bağ bazen, eserin adından başlar. Adını zikrediş bile, hissin muazzamlığını yaşatır tekrar tekrar. İşte bu yüzden kitabın adını, “Benim Adım Mayıs”ı, bu yazıya başka bir başlık ekleyerek bozmak istemedim. “Benim Adım Mayıs”ın ilk baskısı 1986 yılında yapılmış, ancak hem onunla henüz tanışmamış okurlar hem de tanışmış olanlar için bendeki tortusunu anlatabilmek isteğim. Kitaptaki on sekiz öykü, meşhur tabirle “küçük”, hatta önemsiz sayılabilecek insanların dünyasıyla karşılaştırıyor sizi. Bu dünyaların iddiasızlığının bilincinde ve rahatlığında, bir köşeden tanık olmanın keyfini sürüyorsunuz her bir öyküde. Hepsi ayrı ayrı “nahif”in öyküsü; büyük şaşkınlıklar, kocaman sözler yok, ama yaşamın kendiliğine o kadar koşut ki küçük küçük heyecanlanıp tatlı bir merakla devam ediyorsunuz. Önemli (!) bir sonuca ulaşmayacağınızın farkında, söz gelimi Vehbi Şanlı’nın, Aslı’nın, Mayo’nun dünyalarındaki “ufak” detayların başköşesine kurulup onları keşfetmenin hazzını yaşıyorsunuz. “Pastayı aşırdığımızı kimse bilmiyor, bu bizim sırrımız ve bu yüzden keyifliyiz. Tarihsiz bir mutlulukla gülümsüyorum.”** Dışarıda bambaşka bir hayat olmadığını biliyorsunuz, “Zaten hayat da bu kadar değil mi, hepimiz şunlarız işte!” yüzleşmesi, hatta özdeşimiyle içsel bir yolculuğa, oradan kendinize dönmenin deneyimini tadıyorsunuz. Bu deneyime duyulan ihtiyacı biliyoruz; bilgi satmaya çalışanları, büyük vaatler sunanları gördükçe artan bir ihtiyaç bu. Bir an durup fişi çekmek gibi, kepenkleri kapatıp gitmek gibi iyi geliyor, öykülerde sizi samimiyetten başka vaadi olmadan saran o sesin lezzeti: “İnsanlar bazen ağlarlar Aslı, baban da bunu bilir.” *** “Benim Adım Mayıs”, benim adım “Mayıs” olsaydı bunları yazdırırdı ve ben iyi ki okudum! * Benim Adım Mayıs, Buket Uzuner, Everest Yayınları, Nisan 2016, s. 21. ** age., s. 105. *** age., 90.

Benim Adım Mayıs'a