Avucumdaki Yalan

Zayıf, sıska bir kız çocuğuydum, yaşım daha dokuzdu. Kız kardeşim annemin ince yapılı şişko karnından çıkmıştı. Ben o gün abla olmuştum. Konuşurlarken duydum, "Kıskanmaktan zatürre oldu,” dediler. Duş altında yıkanmayı çok seviyordum. Banyomuz soğuk gri kurnalıydı, içinde odunla ısınan sobası vardı, duşu yoktu. Yaz yağmurunda, saçak altında ıslanmaya bayılırdım. Memleketimin tek sineması, pazar günü aileye çalışırdı. İki film birden oynardı. İlki eski, ikincisi yeni film olurdu. Yeni filme gitmek demek modadan, yeni çıkan şarkılardan haberdar olmak demekti. "Dünyaya açılan pencere," derdi öğretmenim. Böyle tarif ederdi siyah beyaz da olsa filmleri. Sinema salonunda her ailenin yeri ayrıydı. Bir numaralı koltuk Neriman Öğretmen’in, üç numara Şermin Teyze’nin. Ayşecik’li dönemleriydi sinemanın. Filmde Ayşecik’in yalıda yaşayan anneannesi, onun her istediğini yapar, şımarık hallerine terlik göstermezdi. Ben de anneannemle yaşıyordum. Ayşecik kelebek gibi dolaşıyor, dadısıyla boğazda denize girip çıkıyor, bahçede duş alıyordu. Kardeşimi kıskandım, zatürrem ondandı. Doktor yarısı, yüksek boylu sıhhiyeci, dev adam Ali Yaşar da böyle demişti. Yine bir zattürre sabahıydı, doktora kontrole gidecektik. "Ne istersin, dönüşte ne alayım sana?" diye sordu. "Top!" dedim. Beni kandırmak için “Tamam!” dedi. Top gelmedi, terlememem gerekiyormuş. Çok gün kaldım evde... Muşmulalar yeşil yeşil olmuş yılın ilk meyvesi büyümüştü. Kopartmak istedim. Babam, "Henüz misket kadar rengi bile sararmamış, kopartma büyüsünler," dedi. Bana top alınmadığına göre verilen sözlerde tutulmayabilirdi. Bir sabah babam evden çıkınca arkasından ben de bahçeye çıktım. Ağacın kolay dalına uzandım, sağ elimle topladığım koyu yeşil misket kadar meyveleri sol avucumla karnımın üzerine sıkıştırdım. Evde isteğime göre pişen yemeği yutamazken, ham meyvenin lezzetine doyamıyordum. Topladıklarımla sokağa çıktım. Arkadaşlarım beni unutur endişesiyle kıvranıyordum. Belki de liderliği Gülşen'e kaptırmak istemiyordum. Evden hızlıca uzaklaşmalıydım. Hafif yokuşu çıkarken karşıma iki dev adam çıktı. Koca adımlarıyla yeri göğü inleten iğneci Ali Yaşar, bana doğru geliyordu. Ali Yaşar ı görmemek için başımı eğip kaşlarımı çattım. Böylece onu görmüyor, onun da beni görmediğini düşünüyordum. Yol kıyısında oluşan yağmur hendeği zamanla yosun tutmuş, otlar boyumca büyümüştü. Anlamsızca yere diktiğim gözlerimi, yosun yeşilini izliyordum. Çok severim bu rengi. Birinin elinde siyah eskimiş deri çanta, diğerinin elinde top. İstediğim şeyi almıştı. Nereden bilebilirdim. Yakaladılar beni. Babam avucumda ne olduğunu sordu, "Misket!" dedim. Yeşil misketlerim de vardı. Açmak istemedim. Zorla açtı, sadece "Onlar daha olmamıştı, henüz yavru. Üstelik istediğin topu da aldım sana!" dediğinde artık çok geçti. Bana bu kadarı yetmişti. Suç işlediğimi gören Ali Yaşar koca bıyıklarını okşuyor, yeşil parlak kocaman gözlerinin kapaklarını bile kapatmıyordu. Beni elimden tutup, "Gel bak, acımayacak!" diyerek kucağına aldı. Komşu teyzenin duvarından eve doğru sürükledi. Hacı Arifin Mehmedin Çeşmesi’nden, çekiştirerek eve götürdü. Beni mutfağın bordo divanına yatırdı. Çiçekli donumu indirdi. Teneke kutu açıldı içinden cam enjektör çıktı. İğne kocamandı. "Acımadı, acımadı!" diye tempo tuttum. Acıyordu. Sözde eli hafifmiş. Bacağım kasıldı. Ama "avucumdaki yalan" daha çok sızlıyordu. Ali Yaşar hep geldi. Kaşlarımı hep indirirdim. Hiç işe yaramadı, yine görsem kaşlarımı yere indiririm. Top? Bir gün kendi başına dereye doğru yola çıktı. Tütünün pembe çiçeklerine, zifirli yapraklarına çarpa çarpa kayboldu. Ne ben "Gel!" dedim ne de o arkasına baktı... Söz gecikti, Yalan öne geçti.

Avucumdaki Yalan