Asansör

Asuman: Yirmi beş gün önce ameliyat oldu Asuman, yedi gün önce de yoğun bakımdan çıkartıp bu tek kişilik odaya getirdiler onu, refakatçi olarak annesi kalıyor yanında, gözünden yaş hiç eksilmiyor yaşlı kadının. Beş yıl önce kocasını kurban vermişti trafik terörüne şimdi ise kızı, bindiği minibüsün köprüden uçmasıyla bu hale geldi. Yolcuların çoğu öldü kazada, Asuman'ın ölmediğine şükrediyorlardı elbette ama gencecik kız yatağa bağlanıvermişti işte. Boynundan aşağısı tutmuyordu. Yüzünü hissediyordu Asuman, burnunu, gözlerini, saçını taradığı zaman annesi, tarağı hissediyordu ya da alnına bir öpücük kondurduğunda abisi, öpücüğünün ıslağını hissediyordu ama hepsi o kadar. Onları duyabiliyordu, kulakları sağlamdı hatta fazla sağlam çünkü annesiyle abisinin kapının dışında fısır fısır iyileşemeyeceğine dair konuştuklarını da duyuyordu fakat konuşamıyor, gülemiyor, yemek yiyemiyordu. “Sizi duyuyorum,” diyemiyordu yani onlara. Gözlerinden akan birkaç damla yaş yetmiyordu derdini anlatmaya. Annesinin dediğine göre karnından bir delik delmiş midesine bir hortum sokmuşlar oradan besliyorlarmış onu. Ne zaman acıkıyor ne zaman doyuyor farkında bile değildi. Annesi elinde kocaman bir şırınga ve şakacı görünmeye çalıştığı bir ifadeyle başına dikildiğinde anlıyordu yemek vaktinin geldiğini. “Ben bir kaktüs oldum baba,” diye ağladı bir gece. Buraya yattığından beri ölmüş babasıyla içinden konuşmayı alışkanlık haline getirmişti, “Hiçbir işe yaramayan, dikenli çirkin bir kaktüs. Atsan atamazsın çünkü canlı, koysan koyacak yer bulamazsın öyle gereksiz. Evin en dip odasında kötü bir yere yerleştirir arada bir aklına gelirse su verip kendiliğinden ölmesini beklersin ya, işte öyle bir bitkiyim ben şimdi herkese yük.” Her ne kadar annesi ikide bir başını okşayıp, “İyileşeceksin kuzum," dese de iyileşemeyeceğini biliyordu Asuman. Söylemişti zaten doktor açık açık, "Geçirdiği kaza omuriliğe çok hasar vermiş, maalesef elimizden fazla bir şey gelmiyor. Fizyoterapi ile belki bir kolunu hareket ettirmesini sağlayabiliriz," demişti kadın. O da üzülüyordu bu gencecik kızın durumuna ama yapılacak şey şimdilik bu kadardı ne yazık ki. Daha yaşı gençti, tıp her gün ilerliyordu, Allah’tan umut kesilmezdi falan filan. Sonuç belli, dün gülüp oynarken bugün yatalak kalıvermişti işte. Ziyarete gelen akrabalardan biri, “Hep böyle gözleri tavanda yatacak mı? Tüh çok üzüldüm vallahi, keşke oyalanabileceği bir şey olsa,” demiş bu fikir Asuman’ın aklına yatmıştı. Öyle ya böyle ne kadar daha yatacağı belli değildi, kendine acıyıp durmaktan ya da gelenin gidenin acıma dolu bakışlarına ya da sözlerine katlanmaktansa, vücudunun sağlam kalan tek organını, beynini oyalayacak bir aktivite bulmalıydı. Yattığı hastane odasında yatağı oda kapısının karşısındaydı, kapı da koridordaki asansörün. Gri metal asansörün kapsı “tıss” diye bir sesle açılıyor asansör kata geldiğinde ise “çınnn” diye ahenkli bir ses duyuluyordu. Başını kımıldatamadığından, başka yöne bakma şansı olmayan Asuman, asansöre inip binenleri incelemeye başladı. Beynini oyalayacak düşüncelerini kendinden uzaklaştırabileceği bir alan bulmuştu işte. Hem asansördeki insanlara baktıkça annesinin hıçkırıklarını da duymaz olmuştu. Sabahın beşinde temizlik işçileri geliyorlardı. Asansörün “çınn” diye katta durduğunu belli eden sesi ile gözlerini açtı yatalak genç kız. Metal kapının “tısss” diye iki yana açılmasıyla farklı yaşlarda üç kadın indi içinden. Biri hastane odasının aralık kapısından Asuman'a doğru baktı, gözleri karşılaştı. Gözleriyle gülümsedi ona hasta kız, kadın da ona gülümsedi. “Nuran olmalı ismi,” diye düşündü Asuman, bu ismin nereden aklına geldiğini bilmiyordu ama Nuran demek gelmişti içinden birden. Kadının içtenlikle gülümseyen aydınlık yüzüydü belki de ona bu ismi takmasına neden olan şey. Annesi yatağının yanındaki çekyatta hâlâ uyuyordu. Onu göremiyordu ama düzenli nefes seslerinden anlıyordu. Sessizliği fırsat bilip otuzlu yaşlarında görünen temizlikçi kadınla ilgili bir hayat hikâyesi düşlemeye başladı. Nuran: Âdem' le evleneli tam sekiz yıl olmuştu. Sekiz yıla biri kız üç çocuk, bir de öde öde bitmez ev borcu sığdırmışlardı. O borç yüzünden çalışıyordu Nuran, yoksa çok da meraklı değildi hastanede temizlikçi olmaya. Çocuklarının en büyüğü kızı Merve bu sene üçüncü sınıfa gidecekti. Soyunma odasına doğru yürürken, “Okutacağım onu,” dedi kendi kendine, buradaki kadın doktorlardan nesi eksikti kızının, akılda yarışa girse hepsini geçerdi. Şimdiden okul birincisiydi Merve'si, "Dilek Hoca gibi olacak benim kızım. Ne doktorum diye övünecek ne okumuşum diye gerinecek, aynı onun gibi insan olacaktı, insan!” Geçen yıl Âdem hastalandığında eğer o Doktor Dilek olmasa halleri haraptı. Dört yıldır çalıştığı şu koca hastanede bir o ilgilenmişti Âdem'in beliyle, hastaneye yatırmış fizik tedavi yaptırmıştı, sayesinde iyi oldu kocası. Bak yine, nasıl çalışıyor inşaatlarda sağlam sağlam. Dilek Hoca gibi olsun inşallah kızı hem iyi doktor hem güler yüzlü. Ortanca oğlu daha bu yıl başlayacaktı okula, nasıl heyecanlı yaramaz. O da mühendis çıkar bakarsın? Ooh! Ne güzel olur vallahi, çocukların biri doktor biri mühendis, Âdem’le ikisinin sırtları yere gelmez artık. Küçük, daha bebek sayılır, minik Burak'ını hatırlayınca yüzü güldü kadının, “Ne yaramaz olacak o, kök söktürecek bize,” dedi yüksek sesle sonra kendi kendine konuştuğunu fark edip utangaç bir gülümsemeyle kafasını salladı. “Çabuk olun hanımlar! Şimdi gelir Songül Hemşire,” diye uyaran arkadaşının sesiyle daldığı hayallerinden uyandı, telaşlı hareketlerle önlüğünü giyip başına önlüğüyle bir örnek eşarpla takke arası başlığını taktı. Her şey iyiydi hoştu da bu başlığı sevmiyordu Nuran. Bu senenin modasıydı bu, yeni gelen müdürün icadı. Aceleyle temizlik malzemelerinin bulunduğu dolaptan dezenfektan dolu bidonu aldı kovaya boşalttı. En baştaki odadan başlayarak bütün odaları paspasladı. Kızım bir doktor çıksın buralarda doktor anasıyım diye gerim gerim gerinecem, diye gülümsedi, hayali bile güzeldi koridoru hızlı hızlı silmeye başladı tam doktorların odasının önüne gelmişti ki kapı aniden açılıverdi. İçeriden Doktor Dilek Hanım çıktı. “Nuran’cığım ben de seni arıyordum,” dedi onu görür görmez. Merakla yüzüne bakan kadına gülümseyerek devam etti, “Benim çocukların okulu bu sene burslu öğrenci alıyor. Ben senin kızını önerdim ama sizin onayınız olmadan olmaz tabii. Ne dersin gitsin mi bizimkilerin okuluna?" Utanmasa boynuna sarılır bir güzel öperdi bu kadını şimdi Nuran, “Elbette Dilek Hocam ne demek, seve seve göndeririz. Siz bize böyle bir iyilik yapacaksınız da biz göndermez olur muyuz hiç. Valla çok akıllıdır benim kızım sizi hiç mahcup etmez,” dedi sevinçle. “Biliyorum geçen yıl okul birincisi olduğu için önerdim zaten,” dedi yine gülümseyerek Doktor, “Tamam o zaman ben izinliyim yarın, sen de izin al. Çocukla birlikte okula gelin işlemleri yaptıralım.” Bütün gün ağzı kulaklarında gezdi Nuran, kızı gerçekten doktor olacaktı galiba. Şimdiden doktor çocuklarının okuluna yazılmıştı. “Allah’ım sen ne büyüksün, sana şükürler olsun,” diye şükrede şükrede çalıştı o gün. Kurduğu hayal sanki birisi ona anlatıyormuş gibi bir etki yapmıştı Asuman’da. Gözleri yavaş yavaş kapandı uyuyakaldı. Hastane sabahının telaşında çoktan uyanıp güne başlamış olan annesi şaşırdı. Kazadan beri doğru dürüst uyumayan kızı şimdi derin bir uykudaydı. Sevindi anne yüreğiyle, “Dinlenir belki kim bilir,” dedi yatağın yanındaki çekyata ayağını uzatırken. Ferhunde: Saat dörtte mesaileri bitmişti. Temizlik işçileri, asansörün başına toplanıp düğmesine bastılar. Asuman'ın Nuran diye ad taktığı Ferhunde, felçli kızın odasına baktı, kapısı kapalıydı. “Allah şifa versin,” dedi içinden, en çok annesine acıyordu. İnsanın evladının hastalığını görmesi kadar zor bir şey yoktu. İyi bilirdi bu duyguyu Ferhunde, sekiz yaşındaki kızı küçükken geçirdiği menenjit hastalığından sonra düzelememiş aklı gerilemiş adeta yeniden bebek olmuştu. Doğru dürüst konuşamıyor yürüyemiyordu ama evladıydı işte canı ciğeriydi. Normal olsa şimdi üçüncü sınıfa gidiyor olacaktı. Kim bilir belki de okuyup doktor olurdu. Hep özenirdi doktorlara Ferhunde ama kader işte bu garip hallerinde onları bulmuştu hastalık. Bir daha çocuğu olmamıştı Ferhunde’nin. Bütün vaktini hasta kızının bakımına harcaması, kocasıyla da aralarının bozulmasına sebep oldu. Kızının hastalığından iki sene sonra bir gün evden çıktı adam ve bir daha dönmedi. Aylar sonra boşanma davası açtığını öğrendi Ferhunde. Onurlu kadındı kendisini terk eden adamın yüzüne bile bakmazdı artık. İlk celsede boşandılar, çocuğun velayetini anneye verdi mahkeme. Onurunu kurtarmıştı ama nasıl geçinecekti. Sonunda çaresiz annesinin yanına taşındı. Araya eş dost koyup zar zor bu işe girdi. Üvey babasının nereye gittiğine aldırmadığı laf sokmaları olmasa, daha kolay olacaktı fakat en azından annesi, o çalışırken bakıyordu kızına. Kızı için her şeye katlanırdı. Gözünden süzülen yaşları eşarbının ucuyla sildi. Asansörden inip kendi dünyasına yürüdü. *** Bir gürültüyle uyandı Asuman. Bir an içi çekilir gibi oldu sonra düzeldi. Bir kargaşa vardı asansörün önünde, hastabakıcı tekerlekli sandalyede bir adamı asansörden çıkartmaya çalışırken birileri de binmeye çalışıyordu. “Ya Hu, hasta bir çıksın da binersiniz,” diye bağırdı başka bir adam, itiş kakış arasında asansörün içinden kalın sesli bir kadın, “Nereye geldik biz, kaçıncı kat burası?” diye adeta bağırarak indi. Kadının şişmanlığına hayretle baktı Asuman. Beli lastikli polyester kumaştan etek, kadının kalçalarının üzerinde gerilmiş üstündeki fosforlu mor bluz ise neon ışıkları gibi parlıyordu. Altmışının üzerinde olmalıydı, başındaki yazmadan bozma eşarbın önünden kızıl beyaz saçları çıkmış -belli ki kınalı-, onlar da yüzüne yapışmıştı. Panikle etrafına bakınırken Asuman’ı gördü. Anlamsız bir bakış attı ona. İçeriden bir adam, “Teyze sen neden indin ya, beşinci kata çıkcan sen, bin çabuk,” diye bağırdı. Şişman kadın aynı panikle elindeki poşeti sürükleyerek tekrar bindi asansöre. Metal kapı kapandı ve asansör hareket etti. İçinden insanların, “Dur teyze, ne yapıyorsun, ayağıma bastın, aay ittirmesene,” diye cıyaklayan sesleriyle doluluktan gıcırdayarak yukarı yollandı. Asuman, “Bu teyzenin de adı Naciye olsun,” dedi. Terini silmek için alnını ıslak bezle silen annesi, kızının gözlerinde ilk defa neşeye benzer bir anlam gördü. Naciye: Asansör beşinci katta durunca “tıss” diye açıldı kapısı, içinden adeta yuvarlanarak çıktı Naciye. “Nerde benim oğlum? Fırat’ım nerde?” diye kalın sesiyle bağırarak koridorda yürümeye başladı. Kadının sesi o kadar kalın ve gürdü ki koridordaki bütün kapılar, “Ne oluyor?” diye merakla açıldı. Odaların birinden kot pantolonlu incecik bir kız fırladı, “Anne sus bağırma, buradayız!” diye kadına doğru koştu. Naciye hâlâ “Oğlum nerde?” diye feryat ederken, kızıyla birlikte bir odaya girdiler. Üç kişilik odanın kapıya en yakın yatağında, ayağında alçı, yatıyordu Fırat. Meşhur bir fastfood firmasının motosikletli dağıtım elemanıydı. Hamburgerleri şirketin taahhütte bulunduğu yarım saat içinde müşteriye ulaştırmak için motosikletle hız yaparken, önüne çıkan bir kedi yüzünden dengesini kaybetmiş ve devrilmişti. Motosikletin altında kalan bacağı iki yerinden kırılmış, kırığın birine platin takılması gerektiğinden ameliyat olmuştu. “Korkulacak bir şey yok anneciğim. Panik yapma,” dedi kızı, bir yandan da bir şey aranır gibi etrafına bakınıyordu, “Yalnız mı geldin? Babam nerede?" diye sordu sonunda. “Ah benim aslan oğlum ne oluverdi sana böyle. Çok canın acıdı mı yavrum," sözleriyle yatakta yatan oğlunu okşamakta olan şişman kadın, odanın kapısına doğru bakıp, “Bilmem,” dedi. “Arkamdan geliyordu. Bana bak!” dedi birden Naciye, “Bu ameliyatı sigorta ödüyor mu? Eyvah oğlum rehin mi kalacak hastanede, senet mi imzalatacaklar bize, Fırat’ımı da işten atarlar şimdi," yeniden feryat edecek bir konu bulmuştu, iştahla ağlamaya başladı. “Uf! Anne nereden çıkarıyorsun bunları," dedi kızı bıkkınlıkla. “Sigorta karşılıyor, ayrıca Fırat'ın çalıştığı şirket de bütün masrafları ödeyecek çünkü oğlun bu kazada suçsuz. Önüne kedi çıkmış, ezmemek için sağa kırmış, o sırada dengesini kaybedip düşmüş. Motora falan bir şey olmamış hepsini sokaktaki kameradan görmüşler. Ne işten atması, Fırat'ın patronu kedileri çok severmiş, bir kediyi ezmemek için canını tehlikeye attı diye ikramiye verecekmiş daha kardeşime. Ben babamı bir arayayım. Odayı mı bulamadı ne?” Genç kız babasını aramaya çalışırken koridordan, Ankara’nın Bağları türküsünün hareketli ezgileri duyuldu. Ufak tefek, zayıf bir adam elindeki telefonu kapatmaya uğraşarak girdi odadan içeri. Nefes nefese kalmıştı, kafasındaki yana taranmış üç beş seyrek tel, terden sırılsıklam olmuş, öyle ki teri eski model kruvaze takım elbisesinin sırtına çıkmıştı. “Oh! Nihayet buldum sizi!” diyerek oğlunun yatağına oturur gibi dayandı. “Fırat nasıl?” sorusunun cevabını annesine anlattıklarının kısa bir özetiyle verdi kızı sonra da, “Baba, nerdeydin? Merak ettim seni," diye sordu. Adamcağız kuruyan dudaklarını birkaç kez yalayarak ıslattıktan sonra cevapladı, “Annen o kadar hızlı yürüdü ki onu gözden kaybettim sonra da bir daha bulamadım. Sizi bulmak için bütün hastaneyi dolaştım.” Kızı inanmaz gözlerle baktı babasına, “Pes vallahi annemi mi gözden kaybettin baba? Annemi, bu fosforlu bluzuyla?” deyip kahkahayı bastı. “Ne varmış kız bluzumda onu bana baban aldı, bu bedeni bulana kadar bütün tezgâhı indirdik. Pazarcı dövüyordu az kalsın beni, pazarın çıkışına kadar kovaladı, baban beni arkasına sakladı da, görmedi aptal döndü gitti.” Şimdi sadece kızları değil odadaki diğer hastalarda gülüyordu. Kocasının hem boyca hem ence en az iki katıydı Naciye, adamcağızın arkasına saklandığında oluşacak manzarayı gözünün önüne getirince o da gülmeye başladı. Hastane Naciye’nin kontralto kahkahasıyla inledi. Asuman da gülmek istedi, hatta kahkaha atmak ama kımıldamıyordu ağzı, gülemedi, onun yerine bütün yüzünü yakarak iki damla gözyaşı indi gözünden. Kapattı gözlerini artık Naciye komik gelmiyordu. Sebahat: Beşinci katta duran asansörden bindiği telaşla indi Asuman’ın Naciye’si Sebahat Hanım, koşar adım gitti, nefes nefese vardı bekleme odasına, “Oldu mu doğum?” diye sordu heyecanla. Doğumhanenin bekleme odasında oturan kardeşi Nuriye, “Daha olmadı,” diyerek karşıladı onu elindeki torbayı aldı, oturacak yer gösterdi, “Sağ ol abla, sen olmasan bebeğin eşyalarını almaya Fikret gidecekti. O kadar ani geldi ki gelinin sancısı, çarşıdan eve gidemedik doğruca buraya geldik.” “Olsun kardeşim, ne olacak elime mi yapıştı getirdim işte, iyi ki sizin anahtar var bende. Bak işe yaradı.” Soluk soluğa kalmış, terlemişti. Hiç evlenmemişti Sebahat. Uzun boylu sarışın çok güzel bir kızdı gençliğinde, kimseleri beğenip varmamış, yaşının ilerlemesiyle şeker hastası olup kilo almaya başlayınca da kimse onu beğenmemiş sonuç olarak evde kalmıştı. Elini yüzünü kardeşinin uzattığı ıslak mendille silerken, az ilerde gelinin babasıyla konuşan eniştesini gördü. “Enver 'de burada,” diye geçirdi içinden, çaktırmadan bu kısa boylu, saçları seyrelmiş, eski moda takım elbiseli adama baktı. “Ne çok istemişti bu Enver beni, ben de boyu kısa diye istememiştim. Bak şimdi o kısa boylu Enver dede oluyor, bense fidan boylu yar beklerken fidanının sapı gibi kalıverdim ortada,” diye düşündü pişmanlıkla. Kısa boylu zayıf adam kadının düşüncelerini hissetmiş gibi ona döndü, bir an göz göze geldiler, adamın eli bıyıklarına gitti. Parmağını diliyle ıslatıp şöyle alttan sıvazladı. “Başka şeyim yokmuş gibi bu bluzu da neden giydim sanki?” diye çekiştirdi mor bluzunu Sebahat, başıyla kısa bir selam verdi adama, belli belirsiz gülümsedi. Belki konuşurlardı da ama o sırada doğumhanenin kapısı açıldı, hemşire kucağında bir bebekle dışarıya çıktı. Bunu gören Enver, Sebahat 'i de geçmiş günleri de unutup torununa koştu. Sebahat, iyice ağırlaşmış kocaman bedenini oturduğu yerden zorla kaldırıp bebeğe doğru yürüdü. “Zaman,” diye geçirdi içinden, “zaman, artık şu yeni doğanın. Biz hem geç kaldık hem de geçti gitti zaman bizden. Biz farkında bile olamadık.” *** İşte yine akşam oldu. Hastane sessizleşti. Asansörün katta durduğunu belirten ses, sessizlikte daha bir çınladı, kapı açıldı genç bir adam indi içinden, aceleci hareketlerle etrafına bakındı Asuman'ı görünce elini kaldırıp selam verdi ona ve elindeki siyah karton çantayı sallayarak hızlı adımlarla hastanenin içinde kayboldu. “Geldi bizim artist Kâmil,” diye geçirdi içinden Asuman, gerçek adını bilmiyordu bu hastabakıcının ama o ona Kâmil diyordu. Kâmil: Nöbete geç kalmıştı Kâmil, telaşla gitti soyunma odasına, iş önlüğünü aceleyle giydi, duvarda asılı aynada kendine baktı, eliyle saçını düzeltti koridora çıktı. Saçları önemliydi onun için, gözü gibi bakardı onlara. Bir sürü para verip şu reklamlarda gördüğü saç dökülmesini önleyen şampuandan almıştı, her sabah onunla yıkıyordu başını, sonra ayda bir yumurta, zeytinyağı karışımı sürüyordu başına. Kız kardeşi onun bu saç takıntısı ile çok alay ediyordu ama olsun, kıymetliydi onun saçları. “Hah Kâmil geldin mi? 223’teki hasta birazdan acile filme inecek çabuk götür getir, Sinan Hoca burada, bu onun hastasıymış ona göre!" dedi nöbeti devreden arkadaşı. Hemşire bankosunun karşısındaki bölmeden bir tekerlekli sandalye kapıp, 223 numaralı odaya yürüdü Kâmil, canı sıkılmıştı. Normalde hastalarla iyi iletişim kurardı ama bu adam çok aksi, kendini beğenmiş bir ihtiyardı öyle saçma huysuzluklar yapıyordu ki insanın, “Ne halin varsa gör deyip,” gidesi geliyordu. İstemeye, istemeye tıklattı özel odanın kapısını, gel denilmesini beklemeden açtı girdi içeri, “Haydi amca, filme gidiyoruz,” dedi. “Ne açıyorsun kapıyı,” diye gürledi yataktaki yaşlı adam. Yatağın yanındaki koltukta uyuklayan karısı sıçrayarak ayağa kalktı, “Filme gidilecekmiş Özden, hadi kalk bakalım.” Yaşlı adam karısının lafını hiç umursamadan Kâmil’e hitaben, “Bir yere girince önce selam verilir, hiç talim terbiye görmedin mi sen?” “Affedersin amca haklısın, önce iyi günler demeliydim. İyi günler teyze, iyi günler amca, yalnız biraz çabuk olalım çünkü Sinan Hoca hemen istemiş filmi, bu yüzden acilde çektireceğiz, bizi bekliyorlar aşağıda,” dedi, sesinin sakin çıkmasına özellikle dikkat etmişti. Yaşlı adam zorlukla doğruldu karısının ve Kâmil’in yardımıyla tekerlekli sandalyeye oturdu. Kâmil kadıncağızın topallayarak yürüdüğünü fark edince, “Senin gelmene gerek yok teyze, zaten iki dakikalık iş, ben hemen götürür getiririm,” dedi. Yaşlı kadın minnetle baktı, içtenlikle gülümsedi, koltuğuna geri döndü. Tekerlekli sandalyeyi iterek koridorun diğer ucundaki sedye asansörüne yürüdü Kâmil. Karşıdan gelen Fidan Hemşire’yi görünce eli istemsizce saçlarına gitti. Çok beğeniyordu bu kızı, hatta âşıktı ona ama Kâmil’e bakmazdı ki Fidan. Hemşirelerin gözü genç doktorlarda olurdu. Yanlarından geçerken şaşırtan bir şey yaptı Fidan Hemşire ve “Merhaba Kâmil,” deyip inci dişlerini göstererek gülümsedi. Yüreği hop etti genç hastabakıcının, o da ona bütün yüreğiyle gülümsedi. “Beni bu yük asansörüne mi bindireceksin, çöp indirmişlerdir kokar bu,” diye huysuzlandı yaşlı adam. Biraz önceki karşılaşmanın etkisini üzerinden henüz atamamış olan Kâmil kızmadı bile adama, “Bu çöp asansörü değil amca, mecburen bununla gideceğiz çünkü bir tek bu iniyor acilin içine,” dedi yumuşak bir sesle. Asansör kattaydı zaten, düğmesine basınca kapısı hemen açıldı. İçine girdiler. Kâmil eksi ikinci kata bastı ve hareket ettiler ama daha bir kat inemeden sarsılarak duruverdi asansör. Kâmil de yaşlı adam da şaşırdılar, birbirlerine bakarak öylece kaldılar. Hastane tarihinde asansörde kalan ilk kişilerdi herhalde çünkü daha önce böyle bir şey duymamıştı genç hastabakıcı, “Sakın korkma amca, şimdi düzeltirler herhalde,” dedi ama kendi rengi sapsarı olmuştu. “Alarmına bassana oğlum! Şu kapıya da vur bizim içeride kaldığımızı anlasınlar.” Adamın sakinliği cesaret verdi Kâmil'e, alarma bastı uzun uzun, bir taraftan da kapıyı yumrukluyordu, aklına cep telefonu geldi, telefonu eline alıp nöbetçi hemşireyi aramak istedi. “Aha! Çok güzel, çekmiyor telefon,” dedi canı sıkılarak. Huysuz adam Kâmil’in korktuğunu anlamıştı, kendinden umulmayacak derecede sakin ve yatıştırıcı bir ses tonuyla, “Sakin ol oğlum şimdi fark ederler asansörde kaldığımızı, merak etme,” dedi. Kâmil adama inanmaz gözlerle baktı, tekrar yumrukladı kapıyı. Yıl kadar uzun geçen birkaç dakika sonra yukarıdaki kapıdan güvenlik Necati’nin sesini duydular “Kim o? Kim var orada?” “Biziz Necati. Ben Kâmil, yanımda Sinan Hoca’nın hastası var. Asansörde kaldık, çıkar bizi buradan.” “Sen misin Kâmil Abi? Dur hemen haber veriyorum, az bekleyin,” deyip gitti güvenlik. Aniden asansörün ışığı da söndü, şimdi bir de karanlıkta kalmışlardı. Telefonunu çıkarıp açtı Kâmil, “İnşallah şarjı bitmez. Ben karanlığı hiç sevmem amca,” dedi. Yaşlı adam, “Etrafın karanlığından değil içinin karanlığından korkacaksın oğlum. Şurada, bu küçük alanda, karanlık olsa ne olur aydınlık olsa ne olur?” derken yukarıdan güvenlik Necati'nin sesini yeniden duydular. “Kâmil Abi, asansörcüyü aradılar, adam düğüne mi ne bir yere gitmiş, bir saate kadar gelirim demiş. Hastanın durumu iyi mi diye soruyorlar.” Kâmil telefonun ışığında yaşlı adama baktı, “Nasılsın amca? Kalpte sıkışma, baygınlık hissi falan var mı? Bak bir saat diyor bunlar.” Yaşlı adamdan olumlu cevabı alınca o da yukarıya iyi oldukları haberini verdi. “Madem bir müddet buradayız biraz sohbet edelim seninle,” dedi Özden Bey, sesi yine sakin çıkıyordu. Kâmil’in paniğini anlamış onu yatıştırmaya çalışıyordu aslında. “Önce tanışalım. Benim adım Özden Tunalı, emekli maden mühendisiyim. Senin adın ne bakayım?" “Kâmil benim adım amca, Kâmil Karaçam. Ankaralıyım ben, Kızılcahamamlı, iki senedir burada çalışıyorum.” “Güzel,” dedi yaşlı adam, “Evli misin çoluk çocuk var mı?” Güldü Kâmil, içindeki panik hissi yavaş yavaş kayboluyordu. “Evli değilim bekârım daha, askerliği filan bitirdik, düşünüyorum ama beni alacak kız bulamıyorum. Benim istediğim beni istemez, ben de başkasını istemem işte böyle,” dedi. “Niye istemiyormuş bakayım seni? Aslan gibi delikanlısın, yakışıklısın, işin gücün var daha ne?” dedi Özden Bey şaşırarak. Kâmil omuz silkti, “Beni beğenmez o, " dedi. “Hiç sordun mu kendisine? Belki de beğenir,” dedi ısrarla yaşlı adam. “Yok, amca ya. Hemşire o, bakar mı benim gibi taşeron firmada çalışan bir işçiye.” Bir müddet sustular. Yukarıda bir hareket oldu. “Özden Bey iyi misiniz? Özden Bey?" Doktor Sinan heyecanla bağırıyordu yukarıdan. “İyi, iyi doktor bey, merak etmeyin ben yanındayım," dedi Kâmil. “Asansörcü gelmek üzere, biz özellikle müdahale ettirmedik Allah korusun daha büyük bir aksilik olmasın diye,” dedi doktor tekrar. “Biz bekliyoruz Özden Amca’yla hocam, sıkıntı yok,” dedi tekrar Kâmil, yeniden sessizlik oldu. “Sen niye hemşire olmuyorsun? Bildiğim kadarıyla şimdi erkekler de hemşire oluyor,” diye sordu Özden Bey aniden. “Olacağım inşallah Özden Amca. Açık öğretimde okuyorum da sınıfı geçemiyorum bir türlü,” diye cevap verdi sırıtarak Kâmil. “Çalışsan geçersin!” dedi yaşlı adam, eski huysuz sesiyle sonra yeniden sakinleşerek devam etti, “Bak sana eski çapkın olarak bir nasihat vereyim, git bu hemşireye ‘ben böyle, okuyorum ama derslerde biraz sıkıntım var, bana yardımcı olur musun?’ de. Eğer kabul ederse bir ümit var demektir. Ben kabul edeceğini düşünüyorum sana nasıl baktığını gördüm ben onun biraz önce.” Kâmil gülmeye başladı, “Amca valla az değilsin sen. Nasıl anladın Fidan Hemşire olduğunu?” Şimdi yaşlı adamda gülüyordu. “Biz kaçın kurasıyız oğlum, biliriz bu işleri. Ben bizim hanımla tanışana kadar az kalbe girmedim ama sonunda yengeni gördük, biz çarpıldık bu sefer,” dedi keyifle sırıtarak Özden Bey. Konuşma keyiflenmişti ama asansörün ışıkları yandı ve bir gacırtı ile hareket etti makine. Kâmil telaşla yapıştı tekerlekli sandalyenin kulpuna, dakikalar içinde indiler kapı açıldığında Doktor Sinan Bey, Özden Bey’in hanımı, güvenlik Necati ve Fidan Hemşire kapıdaydı, alkışlayarak karşıladılar onları. Doktor Sinan, Kâmil’in elinden aldı arabayı, “Ben götürürüm Özden Bey’i, sen işine bak,” dedi. Özden Bey Kâmil'in elini tuttu; “Teşekkür ederim oğlum, ben rahatsız olurum karanlık ve dar yerlerde. Beni rahatlattığın için sağ ol," dedi, Fidan Hemşire’ye bakarak ilave etti sonra, “Ha Kâmil! Söylediklerimi sakın unutma! Ne olacağını denemeden bilemezsin." Yaşlı huysuz adamın gözlerinde sevecen bir bakış vardı şimdi. Gece saat on buçuğa gelmişti ki, Özden Bey’in hasta odasının kapısı tıkırdadı ve açıldı. Kapının aralığından Kâmil’in başı uzandı, “İyi akşamlar, Özden Amca uyuyor mu?” “Artık uyumuyor," dedi sert bir ses. Bu sertlik hiç etkilemedi Kâmil’i, içeri girdi çekinmeden, yaşlı adamın yatağına eğildi. “Senin dediğini yaptım amca söyledim," dedi. “Eeee…” der gibi baktı adam. “Kabul etti,” dedi, sevinçten ağzı kulaklarında Kâmil. “Biliyordum,” dedi yaşlı adam gülerek, “hadi şimdi git de uyuyalım.” Gözlerini kaparken, yüzünde tatlı sert bir ifade belirmişti. “Teşekkür ederim Özden Amca,” dedi, Kâmil usulca kapıyı kapatıp çıktı. Asuman’ın içi umut ve sevinçle doldu bir an. Aşk güzel şeydi. Sonra hatırladı, o hiç âşık olamayacaktı. Kapkara oldu dünya yeniden, annesi yanında hıçkırıyordu. Murat: Asuman'ın Artist Kâmil diye isim taktığı hastabakıcı Murat, elindeki siyah karton çantayı giyinme odasındaki dolabın üstüne saklarken arkadaşı Mustafa’ya yakalandı. “Hayrola Murat, ne saklıyon oğlum oralara?” “Sus bağırma, şimdi duyarlar falan. Ne olacak, bir şey değil karton çanta işte!” dedi Murat telaşla. “Anladık karton çanta olduğunu ama içinde ne var?” Yine Mustafa’nın hınzır merakı tutmuştu, “Bana bak, eğer şimdi söylemezsen nasıl olsa bir punduna getirir bakarım içine. Bizden mi saklıyon lan?” Murat sıkıldı ama başka çaresi kalmamıştı eğer söylemezse olur olmaz yerde sorar dururdu bu şimdi. “Berberlik malzemeleri var,” dedi biraz utanarak “Napıyon lan onlarla? Sakın tıraş oluyom deme yemezler. Biliriz meraklısın saçına sakalına ama sen hep evinde olursun tıraşını.” “Ya biliyorsun, bizim hanım ufaklık doğunca mecburen işten ayrıldı. Büyük oğlana rahmetli kayınvalide bakmıştı, hanım da çalışabilmişti ama şimdi bakacak kimse yok, o da ayrıldı ne yapsın, büyük okula başlayacak bu yıl eh bir de elden düşme bir araba almıştım geçen sene, onun taksitleri bitmedi daha, sözün kısası para lazım oğlum, yetmiyor maaş. Ben de burada asıl mesleğimi icra ediyorum. On senelik kuaförüm ben aslında, dükkân yürümeyince kapatıp bu işe girdim. Şimdi mesaiden sonra isteyen hastalara saç sakal tıraşı yapıp yolumu buluyorum. Gizli tabii.” Mustafa şaşırmıştı ama anlamıştı da aynı zamanda. Benzer şeyler onun da başındaydı, bir maaşla ev geçindirmek, çocuk okutmak imkânsızdı bu devirde, “Korkma arkadaş sırrın bende kilitli. Laf aramızda ben de köyden yoğurt falan getirip satıyorum burda. Napalım oğlum, ekmek parası bizimki!” deyip, sırtına vurdu arkadaşının. İki arkadaş soyunma odasının kapısını kapatırken, “Eh, artık tıraşı sende oluruz bundan sonra, he Muradım?” dedi gülerek. “Her zaman, başımla beraber kardeşim,” diye cevap verdi Murat, koridora geldiklerinde birbirlerine elleriyle veda edip, ayrı yönlere işlerine gittiler. Asuman: Gece olmuştu, annesini göremiyordu ama uyuduğunu nefes seslerinden anlıyordu Asuman. İçindeki karanlık geceyle birlikte büyümüştü. Bırak âşık olmayı ya da evlenmeyi, normal bir hayatı olmayacaktı bir daha. Bir yemeğin ya da bir meyvenin tadını hissedemeyecekti ağzında. Ne çok severdi su içmeyi. Şöyle dikeceksin kafana bardağı, buz gibi akacak boğazından mübarek su, sen kana kana yudumlayacaksın hayatı onun soğukluğunda ama artık ne mümkün. Karnının yan tarafındaki borunun kapağını açıp kocaman bir enjektörle içine boşaltıyorlardı suyu. Görmüyordu bile Asuman yapılan işlemi. “Babacığım,” diye inledi içinden, “babacığım, ne olur al beni yanına. Ne olur Allah’ım izin ver öleyim. Hem ben kurtulayım bu bitkisel hayattan hem bana bakanlar benden kurtulsun ne olur.” Dilek duası diye bir şey öğrenmişti bir zamanlar, böyle bir dilek için kullanacağını asla tahmin edemezdi. Ölmeyi dileyerek okudu, okudu. Asansörün, “çınn” diye durdu kapısı, “tıss” diye açıldı. Gözlerine inanamadı Asuman, babası inmişti asansörden. Gülümseyerek ona doğru geldi adam. Şimdi tam başucunda duruyordu, elini uzattı Asuman'a. Asuman elinin kolunun hareket ettiğini hayretle fark etti. Hemen uzattı elini babasına. Sıcacık buluştu elleri. Sonra bir tüy kadar hafif doğruldu yataktan, eli tıpkı çocukluğunda olduğu gibi babasının kocaman elinin içinde kayboldu. Birlikte asansöre yürüdüler. Asansörün gri metal kapısı “tıss” diye açıldı, Asuman ve babası bindiler, kapı kapandı.

Asansör