Anastasia Düşerken

Kimsenin dansa kaldırmaya cesaret edemediği siyah saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü bir selviye benziyordu. Maskeli balonun ortasında kalakalmıştı. Cesaret verici bakışların birden bu şekilde kesilmesi nezaketsizlikten de öte bir şeydi. Sevmek değildi ki aradığı. İnce uzun beyaz parmakları, beyaz örtülü masanın üzerinde gittikçe kayboldu. Sessizliği bozacak bir rüzgâr birikintisi perdeleri yokladı. Nefesine nefes aradığına utandı. Sigara paketleri ve kibrit kutuları masaların üzerinde, içlerine bir mesaj koyulmuş da iletiliyormuş gibi masa masa geziyordu. Sigara içmediğine de utandı. Rüzgârın aktığı pencereye dönüp baktı. Camın yansıyan yüzünde bile çok güzel görünüyordu. Yine kendine kızacaktı ki benim ona baktığımı fark etti. Pencere camının verdiği pervasızlıkla rahat rahat baktık birbirimize. O kadar da cesaretli olmayan gülümsememi görünce o da gülümsedi. Başka dünyalardan tanıdık iki arkadaş gibi… Aslında aradığı kişinin çok da cesur olmayan, benim gibi tereddütlü, sakin biri olabileceğini düşündüm. Kim bilir neler diyordur içinden? Benim Türk olduğumu anlamış mıdır? Sabah toplantıdaki Rus, benim için Ukraynalı mı diye sormuş. Tekrar gözlerine baktım. Seni sevebilirim, dedim içimden, cebinde sigara kâğıdına yazılı yeni şiirimin olduğu en güzel gömleğimle söyledim. Gözlerimden anladı bütün masalar. Kimse onu dansa kaldırmaya cesaret edemedi. Birazdan buradan gideceğim, dedi kirpikleri. Mavi gözleri saçlarının karalığından mıdır, çok net görünüyor. Hayal ettirmeyecek kadar duru ve ulaşılır. Daha saat öğleden sonra dört olmadı. Bu saatte nereye gider ki? Bir bahar dalı gibi kalktı, yaprakları rüzgârda savrulan söğüt dalı oldu saçları. Ben bahar geldi sandım ve ardından koştum, mevsimini unutmuş bir limon çiçeği gibi kokuyordum kendime. Tenimde bir sıcaklık Ukrayna ağustosunda. Şimdi konuşmazsam bir daha konuşamayacağız belli. Ardından bir sürü şiir ve şiirlerden yapma kısa bir hikâye yazacağım belli belirsiz. Bir daha görsek birbirimizi görmezden geleceğiz, Burcu’yla yaptığımız gibi. Bahçedeki binanın arkasına dolandık. Ellerini gördüm önce. Bir yer arayan gözlerindeki kırışıklıkları ilk defa fark ettim. Gözlerinin kırışıklığını anlatan bir şiir yazdım içimden. Seni sevmeli miyim, dedim? Belki de bu şiiri hiç duyamayacak benden. Benim bu kadar güzel iki gözü sevebilme şansım olmayacak bir daha. Bunu o bile bilmiyor. Gömleğimin cebinden şiirin altındaki kartvizitimi çıkarıp, eline tutuşturdum. Nedensiz bir şekilde kartı verirken, elini tuttum. Tırnakları kısa, terli ve gördüğüm en güzel bu beyaz eli, nedensiz tutmadığımı anlamasını istedim. Birbirimize bakamadık. Önünde durduğumuz kapının camından yansıyan görüntüsüne güldüm. Yansımasından bana güldü. Birbirini çok uzun zamandır görmeyen iki sevgili gibi, sarılıverdik. Daha önce yüzü bayrağına benzeyen birini görmemiştim. Adına mavi denilen, yalnız bir lacivertti gözleri. Yüzü daha da unutulmuş bir sarılıkta, adına kar beyaz denilenden. Yalnız mavi, unutulmuş sarı en sevdiğim renkler olmuştu bir Ukrayna sabahında. Bilmem kaç bin sabah sonra 22 Şubat gecesi sabaha dönerken gökyüzü; Ukrayna bayrağının yalnız laciverti gibi olmuştu. Unutulmuş sarı bir güneş, uçakların camlarından şavkıyıp Kherson’u aydınlattı. Anastasia’nın rengi daha da açıldı bombalar düşerken. Anastasia düşerse Ukrayna da düşer, dedi haber programları. Bu sabah Rus uçaklarını görünce, önce Kherson’a direkt uçuşlara baktım, tüm seferler iptaldi. Sonra Ahmet Kaya’nın şiiri geldi aklıma; Şehirlere Bombalar Yağardı Her Gece, Biz Durmadan Sevişirdik... Şarkıyı dinlerken Kherson’un sokaklarında dolaştım. Sonra da Anastasia nasıldır, diye geçirdim içimden. İletişim çağında ulaşamadım ona. Televizyondaki Ukrayna görüntülerinde ona benzer yüzler aradım. Ne de olsa camların yüzlerinde görünebilen bir Ukrayna masal prensesini arıyordum. Yekaterinburg katliamında ölen Prenses Anastasia’nın hikâyesini aklıma hiç getirmedim. Sonra Ukrayna’ya baktım uzun uzun. Ukrayna’da biraz Anastasia’ya benziyor. Tüm dünyanın hayranlıkla izlediği; Avrupa’nın ve Rusya’nın tam olarak açılamadığı, bir türlü dansa kaldıramadığı, arada kalmış, kendi içinde hesaplaşmaları bitmemiş, utangaç, güzel bir kız... Yıllar önce Kherson’a gittiğimde, kendimi Karadeniz’in hemen kıyısında, Dinyeper Nehri’nin içinden geçtiği o şehirde, zaman makinesinden yeni inmiş gibi hissetmiştim. O güzel nehir şimdi bir ekmek bıçağı, ülkeyi ikiye bölen bir yılan gibi düştü aklıma. Şehre güzelliğini veren mütevazi ve güzel bakan insanlarıydı… Bir hafta boyunca dolaştığım şehirde yeni bir inşaat ya da şantiyeye rastlamamam tuhaf gelmişti. Olabildiğince eski binalar, altmış-yetmiş model araçlar olsa da insanları yeni bir ülke inşa edercesine; betonla, demirle değil belki ama umutla, saygıyla ve gülümsemeyle, yeni bir dünya kuruyorlarmış gibi gururluydular. İnsanların dede, kız, torun bizim çay bahçesi dediğimiz yerleri, dans edip şarkı söyleyip, nasıl bir müzikal tiyatro sahnesine dönüştürebildiklerini orada görmüştüm. Anastasia’yı orada tanımıştım. Biz bir depo kiralamak için gitmiştik. Tüm Avrupa’ya demiryolları ile bağlı, insanların ticaret için gittikleri şirin bir liman şehriydi. Ticaret deyince Dinyeper’e daha da kızıyorum, hain gemileri taşıdığı için... Şimdi elimde Kherson’da fotoğrafını çektiğim kullanılmayan bir tren istasyonunun resmi var. Fotoğraftaki insanlar ilk defa gözlerini kaçırmadan bakıyorlar bana. Kherson hiç olmadığı kadar terk edilmiş, yarıda bırakılmış istasyona, masada yalnız kalmış o güzel kıza benziyor. Fotoğrafı elimde, Anastasia düşerken gözlerini hiç kaçırmıyor ilk defa…

Anastasia Düşerken