Özlem Yağmurları

Huzursuz bir uykunun kollarındayım. Boğulacak gibiyim. Nefes almak bile gittikçe zorlaşıyor ancak bir türlü uyanamıyorum. Öylesine derinlere dalmışım ki gördüğüm rüyadan kopamıyorum. Çektiğim acıyı dindiremiyorum. Rüyamda beş yaşımdayım ve bilinmez bir rıhtımdayım. Hıçkırıklarım göğe yükseliyor. Bağırıyorum, ağlıyorum, ortalığı birbirine katıyorum ancak ellerim bomboş. Küçücük dünyamı yıkıp giden geminin ardından, ufukta kaybolana dek bakıyorum. Feryatlarım rıhtımın taşlarında yankılanıyor… Ben geride kaldım, onlar giden gemideler… Hem öksüz hem yetim, bir bilinmezin kollarında kaldım ben. Derinden derine “Baba!” diyen sese tutunuyorum. Usul usul, korka korka gözlerimi açıyorum. Yıllardır her uykuya dalışımda başlayıp ömrümce süren kâbustan güçlükle uyanıyorum. Kızım Gülsüm’ün, deniz gibi, gökyüzü gibi masmavi bakan gözleriyle karşılaşınca, ruhum huzur buluyor. Unutur gibi oluyorum “öteki” olduğumu, geride kaldığımı… kızıma sımsıkı sarılıp derin bir oh çekiyorum. Adım Rafet, beni tanıyan herkes Göçmen Rafet der. Yaşım çok ilerledi. İnanın unuttuklarım hatırladıklarımdan daha fazla. Ancak hayatımın değiştiği o günün sabahını unutmam mümkün olmadı. Gözümü her yumduğumda kâbus geri döndü. Selanik Limanı’ndan kalkan o gemi, her seferinde, beni ailemden koparıp bilinmez bir diyara yol aldı… Yazgıma kapkara bir not gibi eklenen o lanetli günün sabahı, kalabalık bir grup hep bir ağızdan öfkeyle bağırıyordu. Önceleri uzaktan gelen sesler, gittikçe yaklaştı ve ürkütücü bir hal aldı. Evimize taşlar yağmaya başlayınca, hızla arka kapıdan çıktık. Ben babamın kucağındaydım. Annem ve iki ablam önümüzden koşuyordu. Ne olduğunu hiç anlayamıyordum. Ardımızda kalan, gittikçe bizden uzaklaşan, uzaklaştıkça küçülen güzelim evimize bakarken içime derin bir korku çöktü. Selanik Limanı’na geldiğimizde olağan dışı bir kalabalık ve kargaşanın pençesine düştük. İnsanlar limandan kalkan gemilere zorla, ite kaka bindiriliyordu. O insan selinin içinde akarken kendimizi bineceğimiz geminin önünde bulduk. Kaba saba bir görevli herkesi “öteki” diyerek sıraya koyuyor, sonra sırtından hızla iterek gemiye yolluyordu. Annem ve ablalarım önde, ben babamın kucağında gemiye binecekken görevli hızla bağırdı; “Hey sen! Sana diyorum!” Hiç üstümüze alınmadık. Sonra, “Sen değil, öteki!” deyip yine bağırdı: “Çocuğu yere bırak, o da sıraya girecek! Çabuk ol gemi kalkıyor!” Babam, kısacık bir an tereddüt etti. Beni kucağından indirmeye gönlü razı olmadı. Ne olduysa o sırada oldu. Görevli beni babamın kucağından kaptığı gibi rıhtımın taşlarına fırlatıverdi. Gemi limandan aceleyle ayrılırken, o kadar çok ağlıyordum ki kendi tiz sesimden, babamın feryatlarını; annemin, ablalarımın felekleri yakan çaresiz haykırışlarını duymuyordum. Babacığımı zapt edemeyen görevlilerin onu pruva direğine zincirlediğini göremediğim gibi… Orada öyle ne kadar kaldım bilmiyorum... Halil Dedemin beni nasıl bulduğunu sonraları ondan öğrenecek, beş yüz yıllık vatanımızda nasıl “öteki” olduğumuzu da ondan dinleyecektim. Yine Halil Dedemin söylediğine göre; 1912 yılı Selanik’te yaşayanlar için sonun başlangıcı olmuş. Balkan Harbi’nden sonra toplumsal huzursuzluk almış başını yürümüş, “ötekileştirme” düşmanca boyutlara varmış. Yıllar yılı yurt tutulan topraklarda, artık istenmeyen yabancılarmışız. Kardeşçe yaşayan halklar birbirine düşmüş. Sanki Habil ile Kabil’in dramıymış yaşanan… Sonuç; zorla evimizi, yurdumuzu terk etmek olmuş. Türküler yakılmış, acılarımızı anlatan… “Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı. O bizim kavuşmalarımız, mahşere kaldı…” Tanrı’nın bana şans meleği gibi gönderdiği Halil Dedem, namı diğer Göçmen Halil beni yanına alıp, bir başka gemiyle İzmir limanına gelmiş. Anavatandaki yapayalnız hayatının ışığı, yaşama sebebi ben olmuşum. Aklım erdikçe, ona hem bağlanmış hem de yaralarını benimle sardığını iyice anlamıştım. Biz birbirimize emanet iki yaralıydık. O, benim sırdaşım, yoldaşım belki de her şeyimdi... Göçmen lakabı bana Halil Dedem’den kaldı. Beni ben yapan bütün özellikler; çalışkanlık, dürüstlük, yardımseverlik, ince ruh, eşit ve hakça paylaşma isteği hepsi ama hepsi Göçmen Halil’in yadigarıdır. Cenabıhakk’ın onu benden aldığı güne kadar birlikte yaşadık. Beni evlendirdi. Torununu gördü. Bu dünyadan ayrılırken mutluydu. Yaşarken beni bir emanet gibi yanında taşıyan dedem, ötelere yürürken de emanetini yüreğinde götürdü. Ben Göçmen Rafet; daha önce de dediğim gibi artık çok yaşlıyım. Eşim Nevriye, kızım Gülsüm ve torunlarımla Ayvalık’a yerleştik. Ancak Selanik’teki geniş bahçeli, tek katlı, güzelim evimizde mutlu mesut yaşarken bir anda değişen hayatım; küçücük yaşımda yaşadığım onca keder, ömrüme bedellendiğinden olsa gerek, çok mutlu olduğum anlarda bile hüzünlü bir bulut gelip göğümde durur. Ve özlem yağmurları ıslatır yaşlı bedenimi… Ruhum hep üşür benim… Bütün yaşamım rıhtımdaki o gemiye zorla bindirilen annemi, babamı, adını bile unuttuğum ablalarımı buluvermek umuduyla geçti gitti. Karşılaştığım insanların gözlerinde biraz onları gördüm. Ve kucakladım cümle alemi onları kucaklar gibi. İşte uyku mahmurluğuyla yine yumdum gözümü, Selanik Limanı’ndan gemiler kalkmaya başladı… Ben yine kıyıda kaldım… Ayrıksı kalmışlığımdan olsa gerek, yıllar yılı benimle aynı bedende bir de “öteki” yaşadı. Ben mutlu olsam da “öteki” hep özlem yağmurları ile ıslandı durdu… Ve hiç mutlu olamadı.

Özlem Yağmurları